Şeyh Galip Dede. 1757 İstanbul’unda bugünkü Mevlanakapı’da Türk şiirinin en büyük şairlerinden birinin doğduğundan henüz kimsenin haberi yoktu. Dedelerin ve dervişlerin, şeyhlerin ve esnafların bütün güzellikleriyle arzı endam ettiği son Osmanlı çağında geldi dünyaya yani.

Düzenli bir eğitim almadı. Mevlevi tekkesinin önemli isimlerinden biri olan babası Mustafa Reşid Efendi, gözlerindeki ışığı gördüğünden midir, yoksa görmek istemediğinden midir bilinmez eğitimini kendi vermek ister. Ilk hocası babası olur böylelikle.

Hikayesi, büyük adamlarımızın neredeyse tamamının hikayesiyle gençlik çağına kadar örtüşüyor. Çok genç yaşta Arapça ve Farsça’nın yanı sıra Ali Şir Nevai’yi okuyabilmek için Doğu Türkçe’sini de mükemmelen öğrenir. Çağatay lehçesiyle de bir gazel yazar üstelik. Şiire meraklıdır. 20’li yaşlarda divan sahibi olur. Bir süre tüm hevesliler gibi beğendiği şairleri taklit ederek, onlara nazire yazarak devam eder şiir uğraşına. Sonra içindeki büyük şiir ırmağını hisseder ve yeni söylemlerin peşine düşer.

Çağdaşlarının ve önceki büyük şairlerin tüm yazıp söylediklerini dikkatle okur. En büyük amacı, çağdaşlarının sürekli başvurdukları klişelerin dışına çıkarak yepyeni bir şiir kurmaktır. Divan şiirinde tekrarlanmaktan bıkılmayan teşbihleri, mecazları yıkmak için savaş açar devrinin ezberlenegelen şiir anlayışına. İddiası oldukça yüksektir. Şiirde yeni bir yol açmak niyetindedir. Bu çaba, kalpte de cevher olunca kısa sürede şiir ortamlarında adı anılmaya başlar bu gencecik şairin.

Bütün büyük adamların yeni bir cemiyet doğurma vazifeleri olduğu gibi, yeni büyük adamlar güzelliği de var. Hoca Süleyman Neş’et adında bir zat, genç şairin hayatına dokunan bir güzellik olur. ilk gençliğinde. Yetkin bir dil hocası, yol gösteren bilge, samimi bir Nakşi ve Rus harbinde bir asker. Hocası Es’ad mahlası verir parlak şairimize. Bir süre sonra kendisi bu mahlasa, Galip adını da ekleyecektir. 1757 yılının sakin bir İstanbul semtinde doğan bu genç şair, Divan’ını tamamladığında yıl 1780’dir. Henüz 24 yaşındadır ve bin yıl yaşayacak bir Divan yazmıştır.

“Merd ana dinür ki aça nev rah” diye bir dize yazar genç şair. 1782 yılının ortalarında, bir kahve içme için uğradığı İstanbul’da bir kahvehanede şiir üzerine konuşulduğunu işitir. Oturur ve dinler genç şair. Divan edebiyatının büyük şairi Nabi üzerine konuşulmaktadır. Hayli abartılı cümlelerle övülmektedir Nabi, aşılamayacağı söylenir. Genç şair dayanamaz ve Nabi’yi intihalci olmakla itham eder. Tartışma uzar ve Galip’ten eğer iddiasının dayanağı varsa bunu ispat için öncekilere benzemeyen bir mesnevi yazmasını istenir. Hemen o an orada cevap veremez. Ama cevabı, genç şairi devrinin en meşhur şairi yapacaktır.

Şeyh Galip Hüsn-ü Aşk’ı yazıyor

Şeyh Galip Hüsn-ü Aşk

Genç şairin, çağdaş şiirde fark ettiği ve rahatsız olduğu şey şuydu; devrin şiiri, küçük kelime ve ifade oyunlarından başka buluşlardan ileriye gitmeyen, zevk bozulmasına uğramış bir sızrsızlığa doğru yuvarlanmıştı. Bu durumu kırmak ve şiiri yeniden yukarıya taşımak için ezberlenmiş kalıplarla sade sevgilinin saçından kaşından bahsederek şair olunamayacağını söylüyordu. Kahvehanede öncekilere benzemeyen bir mesnevi yaz da görelim diyenlere cevabını, sadece altı ay gibi kısa bir sürede verdi. Hüsn-ü Aşk’ı yazıp şiir ortamına bıraktı. artık hiç bir şey eskisi gibi olamazdı. Olmadı da.

24 yaşında genç bir şair olarak yaşadığı devrin bütün şiir ortamına, büyük ve şöhretli şairlerine cepheden açtığı meydan okumayı, Hüsn-ü Aşk’la taçlandırdı. Bu olağanüstü çıkışıyla sadece yeni bir şiir inşa etmekle kalmadı, yeni bir şiir dünyasınında kurulabileceğini herkese gösterdi. Bütün eleştiri oklarını üstünde toplayan bu çıkışı aynı zamanda Türk şiirinde sultanlığını ilan etmesi anlamına da geliyordu. Bütünüyle haklıydı.

Hüsn-ü Aşk’ı bitirdikten sonra şöhreti hayatının zirvesindeydi. Ama bir yıl sonra ne olduğu, niye olduğu hiç anlaşılmayacak şekilde dostlarına, arkadaşlarına ve hatta ailesine bile haber vermeden ortadan kayboldu genç ve büyük şair. Bir süre sonra Konya’da Mevlana dergahında çileye girdiği öğrenildi. Bütün hayatını kenara bırakıp tekkeye kapanmıştır şair. Babasının mektuplarına cevabı hep olumsuzdur. Ama annesinin gözyaşlarına dayanamaz ve çilesini Yenikapı Mevlevihanesi’nde tamamlamak üzere İstanbul’a geri döner. Meşhur şair, Mevlevihane’de ayakçılıktan, odun taşımaya, bulaşıkçılıktan, sofracılığa kadar bir sürü işte çalışır.

Galip Es’ad, Şeyh Galip Dede oluyor

Çile biter. Bütün İstanbul, artık şiir yazmayacağını düşünürken Farsça bir gazelle şiire geri döner üç yıllık aranın ardından. Aynı yıl, 1. Abdülhamid ölür ve yerine 3. Selim tahta çıkar. 3. Selim, Mevleviliğe ilgili, Galip Dede’ye hayrandır. Hayranlığı kısa sürede büyük şairle dostluğa dönüşür. Sonra Galip Dede’ye, kendisini Şeyh Galip Dede yapacak olan görevi tevdi edilir. Artık Galata Mevlevihane’sinin şeyhidir. 3. Selim sık sık Galata’ya gelecektir.

Yıllar geçer. Şair önce annesini, sonra aziz bir dostu olan Esrar Dede’yi kaybeder. Derin üzüntülere düşer. O üzüntüye düşünce, vücuduna da hastalık düşer. Bugünden bakınca kanser sanılan hastalığı kısa sürede Galip Dede’yi tüketir. 3 Ocak 1799’da Çarşamba sabahı, henüz 42 yaşındayken ruhunu teslim eder. Geriye dünya edebiyatının hiç tartışmasız en büyük şiirlerinden bazılarını bırakır. Geriye Divan’ını, geriye Hüsn-ü Aşk’ı bırakır. Candan geçer. (Allah sırrını artırsın)

Kaynak: Cins Dergi

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir