Roma’nın Dünyayı Fetheden Muzaffer Komutanı Jül Sezar

Roma’nın muzaffer komutanı dünyayı fethe çıkıyor: Jül Sezar (M.Ö 100-44. Roma İmparatorluğu’nun köle ekonomisi üzerinde yükseldiği bir dönemde, M.Ö. 81’de, iktidarda acımasızlığı ile tanınan zalim diktatör ve başarılı bir asker Lucius Cornelius Sulla vardı.

İktidara gelir gelmez kendisinden önceki konsül Gaius Marius’un tüm liberal düzenlemelerini çöpe atmış, demir yumruğunu meclisin ve senatonun üzerinden eksik etmemişti. Sadece onun borusu ötüyordu artık. Öldüğünde geride iki güçlü halef bırakmıştı.

Komutanları Gaius Pompeius (Pompey olarak da bilinir) ve Marcus Licinius Crassus. Ancak konsüllüğü devralan bu ikiliye daha sonradan katılacak bir üçüncü isim, Jül Sezar (Gaius Julius Caesar), Roma’ya en şaşalı dönemini yaşatacaktı.

Jül Sezar

“İhaneti severim ama hainlerden nefret ederim” Jül Sezar

Büyük bir asker, devlet adamı ve imparator olarak adını tarihe yazdıran Jül Sezar, fetihleriyle beş yüz yıldan fazla süre Roma İmparatorluğu’nun güven içinde yaşamasını sağlamış, Roma dilini, yasalarını ve hukukunu Avrupa’ya yaymıştı.

Siyasi kariyeri tetikleyen askeri karizma

Tartışmalı bir tarih olsa da M.Ö. 12 Temmuz 100’deki doğumunun ardından Jül Sezar, yetişkinliğinin ilk yıllarında siyasetle haşır neşir oldu. Soylu olmasa da köklü bir aileye mensup olmanın avantajlarını karizması ve yöneticilik kabiliyetleriyle harmanlayacak ve Roma’nın kaderindeki en etkin isim olarak aradan sıyrılacaktı. Zaten Sulla da yolun başında Jül Sezar’ın siyasi ihtirasını fark ettiği için kendisini Asya’ya sürmüştü. Onun ölümüyle Roma’ya dönen Sezar, politikaya atılmakta gecikmedi. Halk meclisine dayanarak iktidara gelmek istiyordu. Maliye ve belediyede aldığı görevlerin ve konsül yardımcısı olarak görev yapmasının ardından, İspanya valiliğine atandı. İspanya’yı başarıyla yöneterek kazandığı itibarla Roma’ya dönen Jül Sezar, Roma sokaklarında kendisi adına zafer yürüyüşü yapılmasını talep etti.

Sezar’ın halkın gözündeki kredisinden rahatsız olan senato, bu talebi geri çevirdi. Usta asker, burada akıllıca davranarak arkasındaki gücü kullandı ve Crassus ve Pompeius ile anlaşarak, iktidara yamandı. Bu arada Pompeius’un akrabası Pompeia ile bir mantık evliliği yapmış, güç yelpazesindeki rakiplerinden biri ile akrabalık kurmuştu. Jül Sezar M.Ö. 59’da Pompeius ve Crassus ile birlikte Birinci Üçlü Yönetimi hayata geçirmiş; her biri, hükümetin farklı organlarının idaresini ve imparatorluğun farklı bölgelerinin kontrolünü üstlenmişti.

Yaşamı boyunca gücün peşinde koşan Sezar, daha genç yaşta gözünü siyasete dikmişti. Politik arenadaki yükselişinin kapılarınıysa askeri alanda elde edeceği zaferler açacaktı.

Jül Sezar’a düşen bölümde Cisalpine Gaul/Galya (Kuzey İtalya) Narbonese Gaul/Galya (Güney Fransa sahilleri) ve Illyricum (Adriyatik boyunca Slav toprakları) bulunuyordu. Sezar’ın sorumlulukları arasında 20 bin askeri olan dört Roma bölgesi daha vardı. Sezar bu askerleri hemen yeni topraklar kazanmak ve savunmaya yönelik tampon bölgeler oluşturmak için kullandı. Takip eden 7 yıl boyunca Jül Sezar askerleriyle birlikte, bugünkü Fransa ve Belçika toprakları ile Hollanda, İsviçre ve Almanya’nın bazı bölümlerinden oluşan Galya topraklarının kalanını fethetmek için seferlere çıktı. Roma’nın sahip olmak istediği toprakların ucu bucağı yoktu ama Sezar düşmanlarını aynı anda değil, sırasıyla yok edebileceğinin farkındaydı. Romalının taktikleri çok basitti ve yenilikçi bir unsur içermiyordu. Yeni fikirler üretmek yerine, lejyonlarının savaşma gücünü ve bu askerleri motive etmeye yönelik kendi kişisel becerisini temel alıyordu. Şöyle ki Sezar, Commentaries on Gallic War isimli eserinde kendi liderlik özelliklerini, sanki üçüncü bir kişiden bahseder gibi, şöyle anlatıyordu:

‘Durum çok kritikti ve geri dönüş yoktu, Sezar artçı kuvvetlerden bir askeri kendine kalkan yaparak en ön cepheye kadar ilerledi. Her bir centurion’1a ismiyle hitap etti ve diğer askerlerini de bağırarak cesaretlendirdi. İlerlemelerini ve düşman saflarını yararak kılıçlarını daha kolay kullanabilecekleri bir ortam oluşturmalarını emretti. Sezar’ın ön saflara kadar gelişi, askerlere umut vermiş, cesaret aşılamıştı. Her asker, tüm tehlikeye rağmen elinden gelenin en iyisini yapmaya çalışıyordu…’

Sezar daha sonra gözünü Almanya’nın geri kalanına çevirdi. Adeta gövde gösterisi yaparak ve Almanların kaybettikleri toprakları geri almak konusundaki ümitlerini kırarak, Ren nehrini geçti. Roma askerlerinin atları, Kuzey Denizi kıyılarında soluklanır olmuştu. Almanya, artık Sezar’ındı. Sırada suyun öte yanı vardı. Büyük kumandan, 800 gemilik devasa bir filoyla, M.Ö 56’da İngiliz Kanalı’nı geçerek İngiltere içlerine doğru ilerlemeye başladı. Sezar’ın İngiliz topraklarını çiğnemesinden yaklaşık 2 bin yıl sonra patlak verecek II. Dünya Savaşı’nın en hararetli anlarına kadar, İngiliz Kanalı’nda bu büyüklükte bir armada toplanmayacaktı. Sezar’ın bu hamlesi, adanın topyekün işgaliyle sonuçlanmasa da, bir asır sonra Roma İmparatorluğu’nun bir eyaleti olmasının temelleri atılmış oluyordu. Üstelik Romalılar, İngiltere hakkında neredeyse hiçbir şey bilmiyorlardı. Onların gözünde Sezar, ‘Bilinmeyen diyarlarda zafer kovalayan’ bir kahramandı artık. Öte yandan Sezar, Galya’nın fethi ile uğraşırken, üçlünün ayaklarından biri olan Krassus, Suriye’ye gitmiş, Partlarla yaptığı savaşta ölmüş, Pompeius ise Roma’da kalarak, ülke yönetimindeki bir numaralı isim olmuştu. Ama mutlak iktidar olması için önünde bir engel daha vardı: Ele geçirdiği topraklarla birlikte şöhreti ve etkisi de büyüyen Sezar. Roma’da zaten tavan yapmış olan ününe ün katan Romalı muzaffer, Pompeius’un yanı sıra Senatoyu da, tüm gücü elinde toplamak isteyebileceği gerekçesiyle endişelendiriyordu.

Aralarında bizzat kendisinin affıyla hayatta kalan Cassius ve ‘manevi oğlum’ dediği Brütüs’ün de olduğu senato üyeleri tarafından ortadan kaldırıldığında, dünyayı fetih planları doğrultusunda, doğuya doğru yeni bir sefere çıkmaya hazırlanıyordu. Vücuduna aldığı 23 bıçak darbesi, hem kendisini hem de hayallerini kanlar içinde bırakmıştı.

M.Ö 49’da Senato, Sezar’a, sıradan bir vatandaş gibi başkente dönmesini emretti. O, bu çağrılara kulak kabartacak biri değildi. Nitekim askerlerini önüne katarak Rubicon nehrini geçmiş ve muhalefete karşı bir iç savaşa girişmişti. Daha iyi eğitilmiş ve savaş tecrübesi yüksek ordusuyla İtalyan yarımadasını 66 günde temizledi. Hem Pompeius’u hem de Senatoyu sürgüne gönderdi. Lakin bununla yetinmeyecekti. Pompeius’un peşine düşecek, ordusunu İspanya’ya kadar izleyecek ve İlerda Savaşı’nda bozguna uğratacaktı. Ancak ordunun büyük kısmı ve Pompeius, canını kurtarmayı başarmıştı. Lakin Sezar can düşmanının peşini bırakmaya niyetli değildi.

Veni, Vidi, Vici

Makedonya’ya kadar kovaladığı Pompeius’la bu kez M.Ö 48’de Pharsalus Savaşı’nda karşı karşıya gelecekti. Sayıca iki kat daha büyük bir orduya sahip yenilmez Romalı, ilk önce bir süvari birliğini bozguna uğratmış, ardından düşmanı tamamen yok etmek için karşı saldırıya geçmiş ve bu saldırıyı bizzat yönetmişti. Ortalık yatışıp, kılıç sesleri yerini ölüm sessizliğine bıraktığında, Pompeius’un 6 bin , Sezar’ınsa bin 200 civarında askeri açısından bu, gördükleri son savaş oluyordu. Ancak Pompeius şanslıydı. Bir kez daha, ordusunun bir kısmıyla birlikte Sezar’ın gazabından kurtulmayı başarmıştı. Soluğu Mısır’da alsa da, Sezar’ın gazabını ülkesine çekmekten korkan Mısır Kralı tarafından öldürülmekten kurtulamayacaktı. Lakin işini sağlama almak isteyen Sezar da düşmanının peşinden soluğu Mısır’da aldı ve Pompeius’un hayatta kalmayı başaran lejyonerlerini yok etti. Bu arada düşmanı da olsa eski arkadaşının kral tarafından öldürülmesini hazmedemediği için, kralı devirmiş ve ülkenin başına Mısır kraliçesi Kleopatra’yı getirmişti. Böylelikle Mısır’ı da bir şekilde etkinliği altına almayı hesaplıyordu ki yanılmayacaktı. Sezar, kimi kaynaklara göre, intikam amaçlı çıktığı bu seferden, kalbinde bir sızıyla dönmüştü. Mısır kraliçesi Kleopatra ile yaşadıkları aşk dillere destan olacak, asla unutulmayacaktı. Sadece kendi düşmanları değil, sevgilisinin düşmanları da ölüm listesindeydi artık. Kendisine gösterdiği nezakete karşılık jest olarak Sezar, Kleopatra’nın düşmanı Pontus Kralı Pharnaces’in defterini, M.Ö 47’de beş gün süren bir savaş sonunda dürecekti. Ve tüm bu seferler sonunda elde ettiği başarıları Roma’daki bir arkadaşına özetlemek için kullandığı şu ünlü sözü de, kendisi gibi tarihe geçiyordu: ‘Veni, vidi, vici.’ Diğer bir deyişle; ‘Geldim, gördüm, yendim.’

Sezar öldüğünde Roma İmparatorluğu’nun sınırları günümüz Türkiye’siyle Ortadoğu’nun bir kısmını, nerdeyse bütün Avrupa’yı ve yine Afrika’nın bir bölümünü içine alıyordu.

Hiçbir zaman taç giymedi

Pharnaces, Sezar’ın öfkesinin son kurbanı olarak kalmadı. Parlak askeri kariyerini yine parlak bir finalle taçlandırmak isteyen büyük komutan, Kuzey Afrika ve İspanya’da kalan muhaliflerine karşı M.Ö. 45’te başarılı bir sefer düzenledi. Roma’ya döndüğünde görkemli törenlerle karşılanan Sezar, artık hem ölene kadar imparator hem de 10 yıl boyunca konsül ilan edilmişti. Çiçeği burnunda imparator, günümüz hukuk sisteminin temelleri olarak kabul edilen Roma hukukunun standardizasyonunu ve aynı tip yerel yönetim sistemi kurulmasını da içeren yoğun bir reform programını hayata geçirdi.

Bunların yanı sıra lejyonlarını geniş arazilerle, müttefikleriniyse Roma vatandaşlığıyla ödüllendirdi. Cumhuriyet rejimi ile yerleştirilen hukuk düzenine ve meclisin işleyişine müdahale etmemekle birlikte, devletin bütün gücünü kendi üzerinde topladı. Tüm önemli titirler, hatta başrahiplik bile, Sezar’la temsil edilir olmuştu. Savaş ve barış yapma, unvan dağıtma yetkileri de elindeydi. Sezar, artık kanun gücünde kararnameler çıkartabiliyor, meclisi istediği zaman toplantıya çağırabiliyor, olağanüstü saygı görüyordu. Buna karşın klasik imparator kimliğine bürünmeyi hiç bir zaman tercih etmedi. Söz gelimi imparatorların şanından olan tacı giymedi. Bununla birlikte tunçtan bir heykelini diktirmiş, ileride tarihi kişiliğinin ayrılmaz bir parçası olacak defne yapraklarından yapılı bir taç giymiş, paralar üzerine resmini bastırmış, doğum günlerinde şenlik yaptırmış, altından bir tahta oturmuş ve her zaman erguvan renkli bir toga giymişti. Roma halkı arasındaki lakabıysa ‘Vatanın Babası’ idi. Lakin tüm bu görkemli manzaraya rağmen, düşmanları da yok değildi.

Et tu, Brute?

Sezar’ın lüksü sınırlamaya çalışması ve zenginlerin ayrıcalıklarını budaması gibi hamleleri, Roma soylularının gazabını üzerine çekmesine yetecekti. Öte yandan Senato içindeki bazı çevreler de hali hazırda de facto olarak imparator olan Sezar’ın elinde topladığı güçle günün birinde cumhuriyeti yıkarak kendisini resmen ‘Tüm Roma’nın Kralı’ ilan etmesinden çekiniyordu. Karar çıkmıştı; Sezar ölmeliydi. Plan hazırlandı. M.Ö. 44 yılının 15 Mart günü Roma’daki Pompey Tiyatrosu’nun merdivenlerinde konuşma bahanesiyle etrafını saran grup, adı Roma’yla özleşecek bu büyük şahsiyeti hançerleyecek suikastçıları perdeliyordu. Ve bir biri ardına bıçak darbeleri indi. Roma’nın efendisi kanlar içinde senatörlerin ayaklarının dibine yığıldı. ‘Roma ölmüştü.’

İlginçtir, suikastı, Sezar’ın âlicenaplık yaparak iç savaşın ardından iktidarda kalmasına izin verdiği Cassius ve ‘manevi oğlum’ dediği Brütüs gerçekleştirmişti. İngiliz yazar Şekspir’e göre Sezar, son nefesini vermeden önce elinde kanlı bir hançer tutan Brütüs ile göz göze gelmiş ve tarihe geçen o son sözünü söylemişti: Et tu, Brute? (Sen de mi Brütüs?)

Büyük asker ve reformist devlet adamı Sezar, Roma’ya dönüşünün üzerinden daha bir yıl geçmeden ve reformlarını tam olarak uygulamaya sokma fırsatı bulamadan, tiyatronun beyaz mermerlerini kızıla boyayarak hayata veda etti.

Her ne kadar Sezar 50’li yaşlarda ölse de Roma İmparatorluğu, onun fetihleri ve Roma kültürünü etkileri günümüzde de hissedilecek şekilde yayabilmesi sayesinde 500 yıldan daha uzun bir süre ayakta kalacaktı. Zaferleriyle çağdaşlarının yaptığı bütün işleri küçültürken, kendisinden sonra gelenlere de imparatorluğu asırlarca yaşatabilmelerini sağlayacak görkemli bir ordu bırakmıştı.

Notlar

On yedi yaşında, dönemin önde gelen siyasilerinden Cornelius Cinna’nın torunu Cornelia ile evlenmiş, diktatör Sulla’nın boşanmaları yönündeki isteğine karşı çıkınca, iktidarla arası açılmıştı.

Aynı zamanda iyi bir de yazardı. Gramer ile ilgilenen Sezar’ın, Galya seferi ve iç savaş esnasında tuttuğu Latince günlükler, bu gün bile edebi değeri açısından örnek gösterilir. Ölümsüzleşen ismi (Caesar/Sezar) kendisinden sonra gelen Roma imparatorlarına unvan olarak verilmiş ve hatta ondan asırlar sonra gelen liderlerin kullandığı sıfatlar da, (Fatih Sultan Mehmet’in kullandığı Kayzer-i Rum, Almanların Kayzer’i (keiser), Rusların Çar’ı (czar) gibi) Sezar’dan türemiştir.

Siyasi kariyerinin ilk yıllarında Rodos’a giderken kendisini kaçırıp, sonra da serbest bırakan korsanların peşine düşerek hepsini yakalatmış ve çarmıha gerdirmişti.

Her ne kadar son sözlerinin ‘Sen de mi Brütüs?’ olduğu genel kabul görse de, bu hiçbir zaman kesinlik kazanmadı. Bugün kullandığımız 365 günlük devrik yıla dayalı takvim Sezar iktidarının eseridir. 7 ayın 31 gün çekmesine Sezar karar vermiş, Senato da, kendisini onurlandırmak için aylardan birine onun adını (Julius- Temmuz) vermişti.

Kendisiyle büyük aşk yaşadığı iddia edilen Mısır Kraliçesi Kleopatra’dan Cesarion isimli bir çocuğu oldu.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir