Biyografi 2 1

Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Yaşadıkları

Mehmet Akif Ersoy son asırda yetişmiş fikir ve mücadele adamı, benzeri pek az görülen özü sözüne uyan bir ahlak kahramanıdır. Yakın tarihimizin en buhranlı dönemine şahitlik etmiş İstiklal Marşı ve Safahat şairi, milli dini hassasiyeti ve karakteriyle milletimizin gönlünde yer edinen bir şahsiyettir.

Mehmet Akif Ersoy Hayatı ve Yaşadıkları

Şevval 1290’da (miladi Aralık 1873) İstanbul Fatih’te Sarıgüzel’de doğdu. Babası, küçük yaşta tahsil için Arnavutluk’un İpek kazası Şuşisa köyünden Istanbul’a gelmiş, “temiz” manasına gelen adının önüne temizlik ve titizliği dolayısıyla ayrıca “Temiz” sıfatı eklenerek anılan, Fatih Medresesi müderrislerinden Mehmet Tahir Efendi; annesi aslen Buharalı olup Tokat’a yerleşmiş bir aileden Emine Şerife Hanım’dır.

Mehmet Akif çocukluk ve gençlik yıllarını Tanzimat’ın Osmanlı hayatına getirdiği yeniliklerle tarihten gelen inanç, düşünce ve hayat tarzının çatışmalarının ortasında geçmiştir. Meşrutiyet, İttihat ve Terakki Hareketi, Balkan Harbi, 1. Dünya Savaşı, Çanakkale Muharebesi, koskoca Osmanlı Devleti’nin parçalanarak asırlarca bir arada yaşamış gönül ve iman birliği içindeki halkların birbirinden ayrılışı ve kalan son toprak parçası Anadolu’nun işgal edilmesi gibi olayların hepsi onun hayatında şahit olduğu önemli hadiselerdir.

İstanbul işgal edilmiş, Mehmet Akif ise bu işgal sebebiyle kalbinde derin ıstıraplar çekiyordu. O topyekün milli bir mücadeleye girişmek gerektiğine inanıyor bunun sonunda da mutlaka başarıya ulaşılacağına dair büyük bir umut besliyordu. Çünkü o bir umut adamıydı.

İşgal yıllarında kasabalar, şehirler dolaşıyor, cami kürsülerinden ateşli hitabetiyle halkı bağımsızlık mücadelesine davet ediyordu. Mehmet Akif, bu yönüyle Milli mücadeleye en büyük katkıyı verenlerden biri olarak karşımıza çıkan bir vatanseverdi.

Mehmet Akif Ersoy yaşadığı dönemi sorgulayan, eleştiren, ömrünün sonuna kadar hiçbir zaman merkezi yönetime yaranamayan, buna karşılık halkın ıstırabını, adaletsizliği, toplumdaki çelişkileri dile getiren ve bilgisini halkın hizmetine sunan bir insan olarak yaşadı. Çünkü o kendini topluma karşı sorumlu hisseden bir gazeteciydi.

O bütün mücadelesi boyunca duygu ve düşüncelerini şiir gibi değil, samimiyetle, içten, gönülden ifade etti. Amacı edebiyat yapmak değil fakat herkesi samimi bir gayretle çalışmaya çağırmaktı. Çünkü inançlı bir şairdi.

Akif’i bilenler, “Asım’ı” muhakkak yad ederler. O sadece Osmanlının parçalanmışlığını, viran olmuşluğunu değil, yıkılmış, umudunu yitirmek üzere olan bir toplumu ayağa kaldırmak için feryat ederken inançlı, duyarlı, köşesine sinmiş öylece beklemeyen, mücadeleci ve azimli bir nesil beklediğini haykırmıştır. Çünkü o duyarlı bir mütefekkirdi.

Onun yüksek ahlakı, etkileyici kişiliği, toplumsal sorunları yürekten anlatışıyla yaşadığı döneme ve sonrasına izler bırakmış bir maneviyat meşalesiydi.

Akif, gerilik ve çöküşlerin, ahlaki zaafların sebebinin İslam değil, Islam’ın müslümanların zihninde sonradan aldığı şekil ve zihniyetleri olduğunu dile getirir. İslam’da cehaletin, yobazlığın, tembelliğin, batıl inançların yeri olmadığını belirtir. Akif’e göre İslam, ölüler dini değildir aksine O, İslam’ın bizatihi her alanında canlı bir hayat dini olduğunu söylemektedir. Akif;

“İbret alınmaz her gün okuruz ezbere de;
Bir ibret aranmaz mı ayetlerde?

Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına
Ya açar bakarız nazm-ı celinin yaprağına

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin
Ne teze mezara okunmak, ne fal bakmak için”

Mısralarıyla Kur’an’ın üzerinde düşünülerek okunması gereken bir kitap olduğunu anlatan bir vaiz, bir hatiptir.

1920 yılının son aylarında Erkan-ı Harbiyye Riyaseti’nin isteğiyle Maarif Vekaleti milli marş güftesi için bir yarışma açtı. Yarışmaya 700’den fazla şiir gelmesine rağmen mitelikli bir manzume bulunamayınca konulan maddi mükafat sebebiyle yarışmaya katılmayan Mehmet Akif’in de bir marş yazması ısrarla istendi. Mükafat şartının kaldırılması üzerine Akif şiirini tamamlayarak teslim etti. Meclisin 12 Mart 1921 tarihli oturumunda okunan şiir ittifakla İstiklal Marşı güftesi olarak kabul edildi. Ancak meclis kararı olduğu için kazanana verilmesi zaruri hale gelmiş bulunan nakdi mükafat Mehmet Akif Ersoy tarafından alınıp Darü’l-Mesai adlı bir hayır cemiyetine bağışlanmıştır.

Mehmet Akif Ersoy milletine armağan ettiği için İstiklal Marşı’nı “Safahat” adlı kitabına almamıştır. İstiklal Marşı’nı nasıl yazdığını ise Mehmet Akif’in yurda dönüşünden sonra, Feridun Kandemir’in kendisiyle yaptığı ve 1 Temmuz 1936 yılında Yedigün’de yayımlanan konuşmasında; “-Doğacaktır sana vaat ettiği günler Hakk’ın- Bu, ancak ümitle imanla yazılır. O zamanı bir düşünün. İmanım olmasaydı yazabilir miydim? Zaten ben başka türlü düşünüp başka türlü yazanlardan değilim. Bu elimden gelmez. İçimde ne varsa olduğu gibi yazılarımdadır. Şu var ki İstiklal Marşı’nı şiir olarak hiçbir kıymeti yoktur. Ancak tarihi bir değeri vardır” biçiminde dile getirmiştir.

Milletin bağımsızlığı için bir ömür koşturmuş durmuş Mehmet Akif Ersoy. Son yıllarında ise bütün benliğini kaplayan bir hüzün ve durgunluk hali. Bir diriliş, direniş ve karşı koyuş ruhuna ne oldu da duruldu?

Milli Mücadele’nin zaferle sonuçlanmasının ardından Büyük Millet Meclisi’nin aldığı seçim kararı üzerine yeniden teşekkül eden ikinci dönemde muhalefet grubuna mensup diğer milletvekilleri gibi Mehmet Akif Ersoy da aday gösterilmedi. Ekim 1923’te Abbas Halim Paşa’nın daveti üzerine Mısır’a giden Akif bu daveti kabulünde, kazanılan Milli mücadele’den sonra ümit ettiği İslam Birliği ve bu birlikte Türkiye’nin önemli rol oynaması idealinin gerçekleşmemesinin doğurduğu hayal kırıklığının büyük tesiri olmuştur. İki yıl kışları Mısır’da geçirip yazları Türkiye’ye döndüyse de 1925’in sonundan itibaren sürekli Mısır’da kaldı. Bunda da hak kazandığı emekli maaşının bağlanmamasından doğan geçim sıkıntısı ve hükümetin muhalif kabul ettiği bir çok fikir ve siyaset adamı arasında kendidinin de polis takibine alınmasının ağrına gitmiş olması önemli rol oynamıştır.

Mısır’da geçirdiği tam on iki yıl. Neler yaşadı, neler gördü? On yıldan fazla süren Mısır dönemi geçim sıkıntısının yanında eşinin müzmin bir hastalığa yakalanması. Çocuklarını arzu ettiği gibi yetiştirememesi, vatan hasreti, İslam aleminin perişan halinin kendisinde doğurduğu büyük ıstıraplarla geçti. Bu arada 1933 yılı sonlarında Safahat’ın yedinci ve son kitabı olan Gölgeler’i Kahire’de bastırdı.

Mehmet Akif şiiriyle, düşüncesiyle, bakışıyla, duruşuyla bir öncüdür. Her haliyle özgün bir kişilik ve özgün bir sanatçıdır. Akif’in şiirleri incelendiğinde, onun yaşadığı hayatın her yönü orada görülür. Milletin buhranlı zamanlarını konu alan o buhran, milletin geçmişte kalmış sevinçleri hatırlandığında o sevinci, bir müslümanın nasıl olması gerektiğinin anlatıldığı yerlerde müttaki bir Müslüman kimliğini, inanç konularına giren alanlarda sapasağlam bir imanı görülür.

O yalnız ve kederliydi bu dünyadan göçerken. Çünkü Akif, yaşarken vefa görmemiş bir münevver adamdı.

Yazıyı sesli dinleyin..
[soundcloud url=”https://api.soundcloud.com/tracks/334356011" params=”auto_play=false&hide_related=false&show_comments=true&show_user=true&show_reposts=false&visual=true” width=”100%” height=”450" iframe=”true” /]

Nizamettin Gümüş {Nizamettin Gümüş}

Okur Yazar Blogger. Siyasetten bahsetmeyi ve yazmayı sever. Memleketi Sinop’a tutkundur. Haber sitelerinde köşe yazarlığı yapar.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir