Toplumsal ıslah çalışmaları alanında son asrın müslümanlarını etkilemiş ve İslam aleminde müceddid olarak kabul edilmiş bir imam Hasan El-Benna. Ömrünü tamıyla ümmetin yeniden dirilişinin toplumsal, ekonomik, kültürel ve siyasi alanda İslam’ın düsturlarının egemen olmasına bağlı olduğu düşüncesine adayan bir alim. Yirminci yüzyılda en göze çarpan müslüman liderlerden biri.

Hasan El-Benna

Dini ve ilmi yönden köklü bir aileye mensuptur. 17 Ekim 1906’da Mısır’ın Mahmudiye kentinde doğan Hasan El-Benna’nın babası hadis alimi idi. İlmi bir yuvada büyüyen Benba ilim, takva ve zühd ortamında yetişti. Daha küçük yaşlarda gece namazlarına ve pazartesi, perşembe günleri oruçlarına devam ediyordu. Küçük yaşlarında Kur’an-ı Kerim’i yarısına kadar ezberleyen Benna, 15 yaşlarında hafız oldu.

Yüzünde gezinip duran bir hüzün vardı sürekli. Dert sahibiydi, müslümanların ahvaline çözüm bulma aşkıyla doluydu kalbi. Ve bu yara alanlara çağırıyordu El-Benna’yı.

Nafile ibadetlerle meşgul oluyor, genel kültürünü geliştiren çalışmalara katılıyordu. Aynı yıllarda okuduğu medresede “iyilikleri tavsiye, kötülüklere karşı mücadele (emr-i bi’l-ma-ruf, nehy-i ani’l-münker)” adında bir teşkilat kurarak dikkatleri toplumdaki kötülüklere çekmeye başlamıştı.

Üniversiteyi ise Daru’l-Ulum’da okudu. Sohbetlerinde ve eserlerinde hemen göze çarpan on sekiz bin beyit ve bir o kadar da nesiri üniversiteyi bitirme imtihanlarını verirken ezberlemişti. Üniversiteyi bitiren Hasan El-Benna İsmailiye’deki okullardan birine tayin edildi. O zaman İngilizlerin tüm güçleri İsmailiye’de toplanmıştı. Okullarda Avrupa usulü eğitim yapılıyordu. İsmailiye bu haliyle sanki Londra’nın muhitlerinden birini andırıyordu. Halk asimile olmaya, sokak ve cadde adları değişmeye başlamıştı. Bütün bu durumlar karşısında derin üzüntüler yaşarken bir yandan da on dört asır dinini ve ahlakını korumuş olan Müslümanlar için endişeleniyordu. Dininden, ahlakından, medeniyetinden cazip ve güçlü imkanlarla koparılmak istenen bir ümmet vardı.

Hasan El-Benna İngilizlerin Mısır halkını ezdiğini ve onu zelil ettiğini görüyordu. Her türlü fesat almış yürümüş ve haramlar mübahlaştırılmıştı. Diğer taraftan batılıların İslamı ortadan kaldırmak için yaptığı çalışmaları onun harekete geçme azmini bileyliyordu. Hasan El-Benna İsmailiye’ye öğretmen olarak atanmasından bir yıl sonra Müslüman Kardeşler Teşkilatı’nı kurdu. Benna kurduğu bu teşkilata yeni bir isim almaması için “Biz Müslüman Kardeşleriz” dedi ve cemiyetin adı “İhvan-ı Müslimin” oldu. Benna ilk davetine İsmailiye’de başlamıştı. Çalışmalarını bereketlendiren Allah Teala onun elleriyle kahvelerde zamanlarını boşa geçiren insanlardan İslam davası için mümtaz şahıslar yetiştirdi.

Hasan El-Benna İsmailiye’deki çalışmaları genişleyince Mısır’ın başkenti olan Kahire’ye taşındı. İhvan-ı Müslimin’in merkezini orada kurdu. Artık bütün gayretini İslam’a davet ve onu tanıtma yolunda harcıyordu. Köyleri geziyor, şehirleri ziyaret ediyor. Gittiği her yerde bir şube açıyordu. Öyle ki bir kaç sene içinde İhvanın hareketi Mısır’ın gözünü ve kulağını doldurmuştu. Her hafta ona katılmalar oluyor ve Mısır’ın evlatları onun kanatları altına giriyordu. Bunu gören hükümet İhvanın yayılmasından korkarak onu kontrol etmek için her türlü çareye başvuruyordu.

Hasan El-Benna, ümmetin çıkış yolu olarak; Batı’nın hayat düzeni, Batı’nın sistemi yerine İslam’ın metodunun, ilkelerinin, kültür ve medeniyetinin yegane yol olduğunu anlatıyordu. Batının kurduğu uluslararası teşkilatlar entrika kargaşasına düşmüş, ruhsuz ve fonksiyonsuz kurumlara dönüşmüştür. Batılı süper güçler bir yandan barış ve saldırmazlık anlaşmaları imzalarken öte yandan en büyük cinayetleri işlemektedir diyordu. Bu görüşleriyle Batı’nın dünya için tasarladığı yeni düzenine, sömürgeci tahakkümüne karşı insanlığın tek kurtuluş umudunun İslam’da olduğunu topluma anlatan bir hareket, emperyalizmin koyduğu sınırlara rağmen yayılıyordu.

2. Dünya Savaşı sırasında gelen hükümetler İngilizler’in istekleri doğrultusunda İhvan-ı Müslimin’e baskı yapmaya başladılar ve Hasan El-Benna ile önde gelen arkadaşlarını birçok defa tutuklattılar. 8 Ekim 1945’te yapılan genel kurul toplantısında yeniden ve ömür boyu başkan seçilen El-Benna’nın Mısır’daki sömürge uygulamasından kurtulmak için İngiltere’ye karşı cihad ilan etmesi, İhvan-ı Müslimin üzerindeki baskıların artmasına yol açtı. Ancak İhvan-ı Müslimin bu baskılar karşısında yılmadı; hatta Filistin meselesiyle de ilgilenmeye başladı. Hasan El-Benna’yı istihbarat üyesi çok kişi takip etmeye başlamıştı. 1947’de İngilizlerin Yahudiler lehine tavır alması sonucunda ayaklanan Filistinlilere destek olmak amacıyla Hasan El-Benna bazı mücahitlerini Filistin’e gönderdi.

Filistin, Israil’e kuvvetli bir ders vermek ve onlara zilleti tattırmak için ölümü hayata tercih eden insanlara şahit oluyordu. 12 Aralık 1947 tarihinde Hasan El-Benna’nın önderlik ettiği kalabalık bir gösterici grubu Ezher’den başlayan bir protesto yürüyüşü düzenledi; 6 Mayıs 1948’de de İhvan-ı Müslimin’in kurucular heyeti Mısır ve öteki Arap ülkelerinden yahudilere karşı cihad ilan etmelerini ıstedi. Hasan El-Benna çatışmalarda yer almak üzere çok sayıda taraftarını Filistin’e gönderince Nukraşi hükümeti, teşkilatı yasa dışı ilan etti; 12 Ocak 1949’da da tamamen kapatti.

Bu arada Kral Faruk, bu büyük gelişmelerden dolayı meseleyi İngilizlerle beraber düşünmeye başladı. Filistin’de cihad eden İhvan-ı Müslimin mücahitlerinin Mısır’a gönderilmesinden korkan Faruk, Müslüman Kardeşleri tutuklatıp hapishanelere dolduruyordu. Dışarıda sadece Hasan El-Benna kalmıştı. Kralın maksadı onu öldürtmekti. İşte bu esnada istihbarattan beş kişi Benna’yı öldürmeleri için gönderildi. Ve Kahire’nin en büyük meydanında Müslüman Gençler Teşkilatı’nın önünde 12 Şubat 1949’da Hasan El-Benna kurşunlandı. Tedavi için hastaneye kaldırıldı. Fakat Benna’ya müdahale edilmemesi ve kan kaybından ölmesi sağlandı.

Ömrünün sonuna kadar tebliğ için çalışan Benna ruhunu tertemiz olarak Allah’a teslim ediyordu. Cenazesini bir yaşlı babayla birlikte dört kadın kabre götürmüştü. Bölgede elektrikler kesilmiş ve bu dört kadın dehşet verici bir ortamda tankların arasında Benna’yı götürüp defnetmişlerdi. O öldüğünde çocuklarına ihtiyaçlarını giderecek bir şey bırakmamıştı. Hatta ev kirasını bile verecek durumları yoktu.

Liderlerinin ölümü İhvan-ı Müslimin’i yıldırmadı, ama beş yıl sonra 1954’te çok daha kanlı bir darbeye maruz kaldılar. Müslüman Kardeşler Teşkilatı, bütün engellemelere karşı günümüze kadar etkisini İslam coğrafyasında sürdürmeyi başardı. Ve hala emperyalistlerin, zalim sömürgecilerin ve siyonistlerin uykularını kaçırmaya devam etmektedir.

Hasan El-Benna, İslam Ümmetinin diriliş yolunda geniş ve yaygın bir ümide muhtaç olduğunu düşünüyordu. Dünya’da diriliş yolundaki bir ümmetin tüm ihtiyaçlarını karşılamak için İslam dışında sistemiyle, kurallarıyla ve programlarıyla yardım elini uzatan başka sistem yoktur. Milletler kuvvete ihtiyaç duydukları gibi bir kuvveti koruyacak, en güzel biçimde yönlendirecek ve ona gerekli keşif ve ilmi araştırmalar yapacak olan ilme de ihtiyaç duyarlar. Diriliş yolundaki bir ümmet her şeyden çok ahlaka muhtaçtır diyordu.

Hasan El-Benna İslam dininin sahabe devrindeki yaşanış şekline sonsuz hayranlık duyardı. İslam’ın bugün de aynı şekilde yaşanmasını, müslümanların o temiz ve berrak hayata tekrar kavuşmasını istiyordu. O hayata dönüldüğü takdirde İslam aleminin maddi ve manevi bütün problemlerinin çözüleceğine sonsuz inancı vardı, İslam’ı iyi bilen herkesin bu inancı taşıyacağını söylüyordu. Müslüman olup da bu inançtan mahrum yaşayan kimselerin İslam’ı iyi öğrenememiş olduklarını ve bu yüzden o inanca eremediklerini sık sık tekrarlardı. Bu yönleriyle onları mazur görmeye çalışarak: “İslam’ı birbirimize öğretmeliyiz. Felaketler cehaletten doğar. Her şeyden önce mukaddes dinimizi iyi öğrenmeye, öğretmeye ve toplum olarak onu yaşamaya mecburuz.” diyordu.

Benna, bir konferansında İhvan-ı Müslimin’in davasını tanımlarken; çağın problemlerini çözmeye, milletlerin yardımına koşmaya ve insanların mutluluğunu sağlamaya imkan veren, hem inanç hem ibadet, hem müsamaha hem kuvvet, hem kültür ve hem de kanun olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca bu davanın temelinde “hem din hem devlet, hem hükümet hem millet, hem Mushaf hem de kılıcın var olduğuna inanıyoruz” demektedir.

Yeryüzündeki tüm şer güçler, sömürgeciler, krallar ve fesat ehli bütün hayatını irşatla geçirmiş bir alim olan Hasan El-Benna ile mücadele ettiler. O da bütün bunlara karşı savaştı. Ve İslam Ümmetine şehadete uzanan hayat hikayesiyle görkemli bir örneklik bıraktı.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir